
İlacımı bırakabilirmiyim diye sormak için aradığımda bu soruyu sormuştu bana doktorum. 'Takıntılardan ne haber?' 'İyiler' dedim, 'Oldukça azaldılar'. Hayatı yaşamam için önümde engel değillerdi artık.
Ama ya bir zamanlar... Obsesyonlar... Mahfeden, içimi durmadan kemiren, hayatı bana zindan eden... Film izlerken kalkıp tozu alınan sehpalarım vardı benim. Öyle olmalıydı. Temiz olmak zorundaydı her şey. Her gün aynı temizlik işleri defalarca yapılmalı, her yer pırıl pırıl olmalıydı. İç huzurumun bozulmaması için evdeki tek bir eşyanın yeri bir milim oynamamalıydı. Kirli sepetinde kirli çamaşır olmamalı, keza ütü sepeti boş olmalıydı. Yemekler pişirilmiş, ev mis kokmalıydı. Böyle olmak zorundaydı. Kusursuz olmalıydı her şey. Her şey yerinde ve olması gerektiği gibi olmalıydı ki ben kendimi rahatsız hissetmeyeyim. Gezerken aklım hep evdeydi. Evdeki eşyaların tozlu olup olmadığında ya da banyo fayanslarının yeterince beyaz olup olmadığında.
Uzun uzun anlattığımı fark ettim şimdi. Ama dile kolay seneler boyu yaşanmış çok zor bir hayat, hayatı işkenceye çeviren bir hastalık. Doktorumun ilk seansta teşhisini koyması için 15 dakika konuşmamız yeterli olmuştu. O kadar ortadaydı ve o kadar bağırıyordu burdayım diye. Obsesif kompulsif bozukluk. Takıntı hastalığı. Tanıdan sonra ilaç tedaviye başladık. İlacın faydasını yadsımıyorum elbet ama bu hastalığı çok düşünerek, kendime inerek, kendimi tanıyarak atlattığıma inanıyorum. Son seansta dr beni tebrik ettiğini, çok az kişinin bu hastalığı bu kadar çabuk atlatabileceğini söyledi. Çok daha uzun yıllar sürebilirdi tedavi. Ama hiç durmadan kendimle hesaplaştım ben. Ağlayarak, yıpranarak, onlarca kişisel gelişim kitabı okuyarak, eşime anlatarak. Hiç durmadan hesaplaştım. Hesaplaşmanın nasıl olduğu bir sonraki postun konusu olsun. Buraya yazmak da bir çeşit hesaplaşma benim için ve bunu sindirerek yapmak en doğrusu...
Ama ya bir zamanlar... Obsesyonlar... Mahfeden, içimi durmadan kemiren, hayatı bana zindan eden... Film izlerken kalkıp tozu alınan sehpalarım vardı benim. Öyle olmalıydı. Temiz olmak zorundaydı her şey. Her gün aynı temizlik işleri defalarca yapılmalı, her yer pırıl pırıl olmalıydı. İç huzurumun bozulmaması için evdeki tek bir eşyanın yeri bir milim oynamamalıydı. Kirli sepetinde kirli çamaşır olmamalı, keza ütü sepeti boş olmalıydı. Yemekler pişirilmiş, ev mis kokmalıydı. Böyle olmak zorundaydı. Kusursuz olmalıydı her şey. Her şey yerinde ve olması gerektiği gibi olmalıydı ki ben kendimi rahatsız hissetmeyeyim. Gezerken aklım hep evdeydi. Evdeki eşyaların tozlu olup olmadığında ya da banyo fayanslarının yeterince beyaz olup olmadığında.
Uzun uzun anlattığımı fark ettim şimdi. Ama dile kolay seneler boyu yaşanmış çok zor bir hayat, hayatı işkenceye çeviren bir hastalık. Doktorumun ilk seansta teşhisini koyması için 15 dakika konuşmamız yeterli olmuştu. O kadar ortadaydı ve o kadar bağırıyordu burdayım diye. Obsesif kompulsif bozukluk. Takıntı hastalığı. Tanıdan sonra ilaç tedaviye başladık. İlacın faydasını yadsımıyorum elbet ama bu hastalığı çok düşünerek, kendime inerek, kendimi tanıyarak atlattığıma inanıyorum. Son seansta dr beni tebrik ettiğini, çok az kişinin bu hastalığı bu kadar çabuk atlatabileceğini söyledi. Çok daha uzun yıllar sürebilirdi tedavi. Ama hiç durmadan kendimle hesaplaştım ben. Ağlayarak, yıpranarak, onlarca kişisel gelişim kitabı okuyarak, eşime anlatarak. Hiç durmadan hesaplaştım. Hesaplaşmanın nasıl olduğu bir sonraki postun konusu olsun. Buraya yazmak da bir çeşit hesaplaşma benim için ve bunu sindirerek yapmak en doğrusu...